12 Haziran 2015 Cuma

öykünün şiire doğması


Didem Madak... 
Beyaz, 
çilli, 
kadın, 
şair...

O annesinin ölüsünü şiirle yıkamak istemiş ya, ben de onu varlığını yokluğunu ölüsünü dirisini şiirle yıkamak istiyorum, 
-yüksek sesle okuyorum, 
-çamın dibinde mercanköşke ve limon ağacına doğru giden sesin yankısından medet umuyorum. 
-Daha ileri gitmiyorum ama !!

"Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı 
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık,"

bende şimdi ne yazsam birileri kendini bulur,yamar belki hayatına diye.....


2011'de 41 yaşındayken öldü Didem Madak; annesinin erken ölümünü kendine ah eden şair geride bir kız çocuğuna erken ölmüş bir anne şair bırakarak… 
ve
düşünüyorum, şairlik belki de kuşaklar boyu süren bir laneti yeniden yeniden yaşamak, ya da o tuhaf şair duyarlığından yeni bir lanet yaratmak… 

Kim bilebilir, yine şairlerden başka...

Öykülemeci şiir derler ileri gelenler, bense buna Didem Madak özelinde, içindeki öykünün şiire doğması diyorum, şiirin içine öykü doğmuş diyorum… Evet şair zaman zaman dilden ve öyküden fire verir gibi oluyor. Öykünün ritmi, öykünün talepleri şiirin önüne geçebiliyor. Ancak bunu fark edene kadar Madak sizi zaten çoktan ele geçirmiş oluyor. O, oturup kendine güzel bir ..... diktikten sonra ....... üstünden tek tek temizlemeyi kafasına takmayacak, heyecanla yapıtını üstüne geçiriverip kendini sokağa atacak tiplerden.
Okurken ''......'' neyin nesi demiyorsun az önce olduğu gibi, akıp giderken satırlardan senin belleğine dokunan duyguları orayı ''......'' kapatıveriyor.

Sonradan anlıyorsun fakat kendini onun  ile bekler bulurken..




Varsın görenler,yazanlar tek tek doldursun diyor Madak.
Kendi boşluğunu bırakarak doldurduğunu bilmeden ya da bilmemezlikten gelerek...
-Kendisine sormak lazım 

BAYIMM....

Umutlarına da acılarına da önem vermiyor Madak, en fazla güler geçer. Bu gülüp geçme onun şiirinin de temel izleklerinden biridir zaten. Ama acılı bir gülüştür yine de onunkisi. Çok ama çok fazla kadınsıdır hatta belki; boş vermişlikle hayata tutunamamanın hesabını isteme arasında salınan bir sarkaç gibi.
İçinden bir ah da sen

Şöyle ki:

"Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor,kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.
Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar Ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı tam vermekten başka.
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta."

Ancak ardından görüyoruz ki, dalgınlığımıza gelmiyor Didem Madak. Yine de hem ölümüne hem şiirine damgasını vuran bir mezar arayışı içinde.İster istemez sizi de sarıyor bu hava 
zamanında sevdiğim kadın aklıma geliyor ya da 
zamanında değer vermediğim, 
en acısı ise halen değer verdiğim ama bana ölüm kadar uzak olan insanlar,toprağın altına gömmeden namazını kıldığın ölüsünü şiirle yıkadığın insanlar aklıma geliyor..
neyse ki ara ara satırlarında 
bayım
diyor da ben (ve biz erkekler) biraz soluk alıp bizi alıp götürdüğü o duygu acı umut dünyasından bir an olsun soluk almak için kendimize zaman ayırıyoruz...




Şunu da belirtmek isterim Madak bazı yerlerde hemcinslerine atıf yapıyor ki biz bu kasvetli havadan bir an olsun çıkıyoruz.Bana sorsalar 

garipçilerden sonra kim olsun ki bize o savurgan havayı kim o şiirler hoyrat düşlerin kadar 
dedirtebilsin ki

Cevabım ;
Madak olurdu...

BAYIM..

Ah'lar Ağacı üzerine verdiği bir röportajda, "Kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın ani bir manevrayla şiiri ele geçirdi ve en başta 'iç ses' diye söylenen ağlak kadınla, 'Yıldırım Gürses' diye cevap verip dalga geçti. Ve aptal aptal güldü bir de buna. Şimdi Ah'lar Ağacı'nı nereye gömmeliyim diye düşünüyorum. Belki de 'başsız ayaksız bir mezara.' 'Susmanın su kenarında' bir yerlere…" diyerek edebiyatın dışında da ruhundaki kabir azabından işaretler veriyor. 

Tanrıyla konuşuyor, argonun tekinsiz alanında dolaşmaktan çekinmiyor,biz soluk almaya fırsat bulmadan göz kırpar gibi. 
Yaşam mücadelesi, değişen kent yaşamının ezip geçtiği birey oluş süreci hem varlığının hem şiirinin merkezinde.

Her şey bir yana Didem Madak'ın ölümünün ardından şiirlerini okuduğunuzda bütün bunların çok ötesinde bir şey hissediyorsunuz. 
Şairin, dilinin, duyarlığının kehanetvariliği... 
Erken öleceğini ya da Galata semtinin başına gelecekleri bilirmiş sanki, vasiyetler etmiş, kızına seslenmiş, annesini almış yanına… 

Bunlar tamamen kendisine ait şeyler ya, okurluktan pay çıkarıp ister istemez şüpheleniyorsunuz, acaba hangi dize benim kehanetim diye… 





Ve okumaktan kendinizi alamıyorsunuz...!!!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder